19 Şubat 2012 Pazar

ALIŞTIK! ARTIK UNUTABİLİRİZ…

0 yorum Bu kayda verilen bağlantılar
Duymuşsunuzdur.
Bölücü zihniyetin Kürtçü temsilcileri 2011’de 1 Mayıs kutlamaları sırasında  İstanbul Taksim Meydanındaki Cumhuriyet Anıtına tırmanarak Atatürk heykeline poşu bağlamış, terörist başının posterini  asmıştı. Aynı yılın Temmuz ayında da yaptıkları “Özerklik Törenlerini” özellikle Cumhuriyet Meydanlarında bulunan Atatürk anıtlarının önlerine taşımış, buralara bayrak dedikleri paçavralarını asarak hava basmışlardı… İmralı’daki başları “ishal olsa”  zehirlendi diye ortalığı savaş alanına çeviren bu bölücü güruhun, “Türk Milletinin milli değerleri” üzerinden oynadığı oyun, iktidar tarafından da, demokrasinin gereği gibi gösterilerek hoşgörü ile karşılanıyor. Kaldı ki; artık toplumsal bir tepki de vermiyoruz… Alıştırıldık.
 ***
Malum, “alıştırma” işlemi uzun ve meşakkatli bir iştir. Eh büyüklerimiz de sağ olsunlar özellikle milli değerlerimizi unutturmak için, yorulmadan çalışıyorlar… Mesela, liderlerimizin tornistan yapıp “millici” maskelerle dolaşmaya başladığı bu günlerde, Büyük Önderimiz için “İleride bizlere neden her yerde bu adamın heykelleri var diye soracaklar” diyerek kendi ezikliğini dile getiren, Cumhuriyetin bir üniversitesinde görev yapan adına, kısaca “küstah” diyebileceğimiz bir profesöre açılan hakaret davası Ocak 2012 de Yargıtay 9. ceza dairesinde bozulup, Atatürk’ü “bu adam” diye aşağılamak suç olmaktan çıkarılıyor. Bu kadar da değil. Yüzüne baktıkça aklıma lanetli “Ağlayan Çocuk” tablosu gelen, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in eski bir Milli Eğitim Bakanı, hiç okumadığına kalıbımı basacağım Gençliğe Hitabe ve Andımız’ın, okullardan kaldırılması tartışmaları için “Ayet mi bunlar?” diyor. Özeti; biz varken Atatürk’ün koyduğu ilkelere, çizdiği yola, ne ihtiyaç var, biz hallederiz?
***
Eh bu eski bakanın verdiği gazla öğrencileri boş durur mu. Kartal İmam Hatip Lisesi’nde öğrenim gören, “beyni yıkana yıkana nohut kadar kalmış” zavallı 4 genç kızımız, Atatürk büstüne elleri ile boynuz yapıp, parmaklarını da burnuna sokarak poz verdiler ve hiç de utanmadan, sıkılmadan, çekinmeden facebook’ta yayınladılar. Çok zavallı görünmeleri bir yana, keşke; eğer o boynuzlar öz babalarının başında yükselmediyse bunun yegane müsebbipinin Atatürk olduğunu kavrayabilselerdi.
***
Bizi biz yapan ortak değerlerimize yapılan bu tür aymazlıklar maalesef artık sıradanlaştı… Ve sanki milliyetçi olunca demokrat olunamıyormuş gibi “aldırmazlık” moda oldu. Son iki örnek… ORDU'nun Aybastı İlçesi'ndeki 'İstiklal', 'Hürriyet', 'Cumhuriyet', 'İnönü' caddelerinin adları, 'halk alışamadı' iddiasıyla Belediye Meclisi kararıyla değiştirildi. Ve Aydın’ın Germencik İlçesi’nde toplanan terör örgütü yaltakçısı 10 kişilik yumuşakça grubu, Pınarcık’ta kendi çocuklarını katleden bölücübaşının deliğe tıkılışının 13’üncü yılında, Şanlı Bayrağımızı yaktı ve medya bunu utanmadan haber yaptı… Bizde bu rehavet varken, Yunan Bayrağına, bir milleti temsil ediyor diye basmaya kıyamayan Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde yakında   Türk bayrağını yakma eylemlerinin de suç olmaktan çıkartıldığını, başkentimizin İstanbul olduğunu,  duyarsanız hiç şaşırmayın. Her şeye alıştık nasıl olsa, artık unutabiliriz de!

14 Şubat 2012 Salı

OLAN BİZE OLUR

0 yorum Bu kayda verilen bağlantılar

Suriye’deki bahar mı, karakış mı olduğu belirsiz gelişmeleri izlerken; kaleme alınmış ve esasında Suriye’nin iç işlerine müdahalenin daha hukuki, daha meşru, halkların dostluğuna daha uygun olması gerektiği ya da ABD’nin politikalarına alet olmamamız gerektiği üzerine yazılmış bir çok yazı, sırf muhalif düşüncedeki insanlar tarafından yazıldı diye bunların, Baas rejimini ve Beşşar Esed’i destekleyen ifadeler olduğu lanse edilmeye çalışılıyor. Oysa bu yazıların bir çoğu her türlü diktaya karşı olan düşüncenin ürünüdür. Hiçbir çelişki içermemektedir ve hiç de küçümsenecek bir uyarı değildir. Şu unutulmamalıdır ki; halkımız bugün, en azından Irak’ta yapılan katliama alet olmamanın vicdani rahatlığını yaşıyorsa bu, hem ABD’nin işgalci sömürgeci düzenine hem de Saddam’ın zulmüne karşı olanların Irak’a müdahaleye karşı verdiği mücadelenin bir neticesidir.
***
Elbette Devlet Başkanı Esed’in askerlerinin ve rejim yanlısı güçlerin, muhaliflere karşı kullandığı orantısız güce karşı çıkmak, eleştirmek ya da ülkemize sığınanlara kucak açmak bir insanlık gereğidir.  Ne var ki, Suriye ile olan ilişkimizde içine düştüğümüz açmaz, en azından sorumlularının eleştirileri hak ettiğini gösterir. Demokrasiyi hasır altı ettiği ortada olan Baas rejiminin son temsilcisi Esed’le, geçen yıllarda ortaya konan senli benli ilişkide bu ilkesizliğin işaretleri vardır. Bugün Esed’e karşı olan tutum da ilkesiz ve linçe yöneliktir. Çünkü 30 yıllık Baas rejiminin baskıcı tutumunu bir ayda düzeltmeye kalkmak da akıl dışıdır. Dolayısıyla “Esed’in demokratikleşmeye yanaşmadığı” iddiası ile müdahale şartlarını olgunlaştırma hamleleri, bahaneden öteye gitmez.  Artık sıradan vatandaşın zihninde, Türkiye’nin muhaliflerin söylediklerinden başka bir şeyi duymak istemediği, “Suriye’deki muhaliflerin” aleti olduğu düşüncesi oluşmaktadır. Bunun haklı sebepleri de vardır.
 ***
Mesela, geçen yıl 15 ağustos 2011’de bir çok gazete “Katliamın yeni adresi Lazkiye” veya benzeri başlıklar atarken, birkaç gün sonra kıyıya köşeye sıkıştırılmış birkaç makalede, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 14 Ağustosta yapılmış bir bombalamadan haberi olmadığını, açıkladığını yazıyordu. Bu güne dönelim. 4 Şubat 2012’de  Esed’in Humus’ta halkına yaptığı kıyımdan sonra basına yansıyan haberlerde ölü sayısı ısrarla 350 civarında verilirken, gözleri her zaman yaşlı bir usta “350 yazıldı ama en az 500” diyerek durumun vahametini vurgulamıştı. Gelgelelim, BM’lerde “Suriye’ye müdahale” Rusya ve Çin’in  vetosuna takılınca, bu rakam sessiz sedasız 55’e çekildi  üstelik saldırıları muhaliflerin başlattığı ile ilgili söylentiler de aldı başını gidiyor.
***
Peki bu bizi etkiledi mi? Hayır. Bu kez de bize ne faydası olacaksa, “BM işe karışmazsa biz ne güne duruyoruz” duygusu, en yetkin ağızlardan “Çalma kapımı çalarlar kapını” feryatları ile yaratılmaya çalışılıyor. Böylece; ABD ile birlikte Irak’a yapamadığımız müdahalenin, Suriye için denenmeye çalışıldığı izlenimi doğuyor. Yani Suriye halkının başına Baas rejiminin son temsilcisi olmasını dilediğimiz Esed’in zulmünden çektiği yetmiyormuş gibi, yakın zamanda Irak, Libya ve Mısır halkının başına açılana benzer belalar sarılmaya çalışılıyor. Gelgelelim ortada Rusya, Çin hatta İran’ın müdahaleye karşı olan tutumları varken büyük bir ihtimalle ABD sömürü düzeni avucunu yalar, olan da bize olur… 

12 Şubat 2012 Pazar

ENGELLEMEK DOĞRULAMAKTIR

0 yorum Bu kayda verilen bağlantılar

KCK davası ile ilgili görevdeki MİT müsteşarı ve önde gelen bazı MİT görevlilerini, Özel Yetkili Savcı kimseye “çaktırmadan(!)” ifade vermeye çağırıyor… Mesela diyor ki; “Alo bir şikayet var, çözmek için ifadenize ihtiyaç duyduk.”  Var mı bunda bir problem? Yok… Öyle saatin beşinde kapısına kolluğu dayanıp, sıcacık yatağından kaldırıp pijamasıyla derdest edilen var mı? Hayır. Tam da demokratik düzenin gerektirdiği gibi… Devletin görevlisi, hatta Oslo’da Usta adına  terör örgütü ile masaya oturmuş bir şahıs. Rektör, gazeteci değil ki, derdest edilsin… Usule uygun, buyur gel, ifade ver deniyor. Ne var bunda? Bir devlet görevlisi “devlet adına” verilen bir görevi yerine getiriyorsa, yargıya bunun hesabını vermekten neden kaçınsın? Neticede her kurumun ve her memurun görevi yasalarla belirlenir ve bu belirlenen sınırlar içinde görev yerine getirilir. Öyleyse bu telaş niye?
***
Aslında KCK, bölge yöneticilerini belirlemek için il,il, ilçe,ilçe seçim sandıkları koyup YSK’dan bağımsız bir seçim icra ederken devletin ataletini anlamadığımı birkaç kez ifade etmiştim. Bir çok terörist faaliyetin istihbarat eksikliği yüzünden engellenememesi ya da bir çok meçhul faaliyet hakkında WikiLeaks’in yayınladığı  (belki de ABD’nin bilerek ve isteyerek sızdırdığı) diplomatik belgelerde daha çok bilginin olması yani devleti ikide bir “sürprizlerle” karşılaşması, aslında bu kurumun sorgulanmasını haklı gösteren sebeplerdir… Kaldı ki, bu kurum ‘kendi müsteşarının ifadeye çağrılacağı’ haberini bile önceden tahmin edip kamuoyundan saklayamamıştır. İşin özü; sorgulanmasını sağlamak için Allah var, çok çaba göstermiştir. MİT’e yönlendirilen suçlardan ise hiç bahsetmek istemiyorum. Çünkü medyadaki haberler doğru ise sadece şunu söyleyebilirim: Biz bitmişiz!
***
Ve o haberlere göre, bu ifadeler muhakkak alınmalıdır… Engellenmesi, suçlamaları doğrulamaktan başka bir işe yaramaz… Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılması gerektiğine kesinlikle inanan bir insan olarak; bu ülkede yargı, ne olduğu belirsiz bir suikast hikayesi ile Genelkurmay Başkanlığı’nın “kozmik odalarına” el koyabiliyorsa,  müsaade edin de MİT müsteşarı da, bir ifade veriversin… Gelgelelim  işin ucunun kendilerine dokunacağını anlayan “ustalar” doğal olarak  engellemeye girişiyor ve başarılı da oluyor. Önce MİT Yasasında değişiklik kararı alıyorlar, bakıyorlar iş uzayacak, bu kez de HSYK devreye girerek, savcıyı görevinden alıyor, yerine başka bir savcı atıyor. Böylece işin  çözümü için yasalara uygun bir “ortayol” buluyor. Yargı bağımsız ya!  Ne diyelim, her millet layık olduğu biçimde yönetilirmiş.

8 Şubat 2012 Çarşamba

TAHSİL CEHALETİ ALIR DA…

0 yorum Bu kayda verilen bağlantılar
İnternet de dahil her yerde hükümet karşıtı, yetkilileri küçük düşüren ve onur kırıcı; yazılan, paylaşılan, yorumlanan her konunun vatandaşın başına iş açabileceğini biliyorduk da, bu hoşgörüsüzlüğün üniversitelere bu kadar çabuk sirayet edebileceğini tahmin edemezdik. Eh haksız da sayılmayız. Ne de olsa “Üniversitede Hoca” deyince aklımıza, aydın, çağdaş özellikle de bilimsel çalışma yöntemlerinin gereği  düşünen, sorgulayan, araştıran, eleştiren, bilime inanan mürekkep yalamış insanlar geliyor. Tam da, en azından fikir özgürlüğünün kısıtlanmasını kabullenemezler diyorduk ki; aralarından “eleştiriye” dahi hoşgörü gösteremeyenlerin olduğunu üzülerek gördük. Olaya bakın ve bu kadar tahsile rağmen, bazı özelliklerin baki kalıp kalmadığına, siz karar verin…
***
Öğrenci: Marmara Ünv. İletişim Fakültesinde üstelik de “Radyo,Tv ve Sinema Bölümünde” 4. sınıf öğrencisi ve okul birincisi. Hoca: Şubat 2011’de Doçent olduğu Yeditepe Üniversitesinden Marmara Ünv. geçti  yine şubatta profesör oldu. Martta Bölüm Başkanı, temmuzda Dekan oldu
***
Öğrenci Ekşi Sözlükte Hoca’nın ismi altına şunları yazdı: “Marmara üniversitesi, iletişim fakültesi'nin, Radyo, Tv ve Sinema Bölümü'nün yeni başkanıdır. Biraz tepeden inme biçimde getirilmiş gibi görünüyor. Kendisi daha önce Marmara İletişim'de hiç ders vermedi galiba. Buna karşın bölümde o kadar profesör varken ve kendisi daha 20 gün önce, profesör unvanı almışken, nasıl hemen bölüm başkanlığını alabildi, bir seçim yapıldıysa, bu nasıl bir seçimdi anlaması güç doğrusu. günahını almayalım ama özgeçmişinde ‘Samanyolu Tv’ deneyimi hemen göze batıyor.”  Temmuz'da Dekan olarak atanınca da şunları ekledi: “Marmara İletişim'de dördüncü ayını tamamlamadan atı aldığı gibi Üsküdar müsküdar bırakmayan, dekanlığa yerleşen profesörün, üç ay önce tepeden inme biçimde atandığını söylemiştim. Meğer herif, Marmara İletişim'in mesihi imiş (meshedilmiş, sırtı sıvazlanmış, kutsanmış ), şimdiden tepeden dekan oldu. Pek yakında rektör olursa şaşırmayacağım. …Hoca dışında doğru dürüst bu garipliğe  tepki gösteren kişi de yok gibi. Lafın kısası fakültenin biraz imajı vardı, içine ettiler bıraktılar. Ortalık atanmışlardan geçilmiyor. Bunun adı da yeniden yapılanma.”
***
Fazla lafa gerek yok. Zaten öğrenci olanı biteni yazmış. Malum, anlayana sivrisinek sazdır da, anlamayana profesör unvanı bile azdır...

5 Şubat 2012 Pazar

EFLATUN

0 yorum Bu kayda verilen bağlantılar

Düşünün bir memlekette iktidar halkı, diline, dinine, ırkına, giyim kuşamına hatta tutuğu futbol takımına göre üleştiriyorsa, ana muhalefet partisi, iktidarda olanları “din simsarlığı” ile itham ederken,  partilerini ziyaret eden her başı türbanlı hatun ile fotoğraf çektirip, “dincilere” selam çakmaya, yaltaklanmaya çalışırsa, elbette iktidar da otokontrolü bırakır. Ve bu münasip ortamın kazandırdığı büyük özgüvenle, bu güne kadar yaptıklarına ve yapacaklarına bir açıklık getirmeye başlar. “Dindar nesiller yetiştirmek istiyoruz! Andımız ayet mi? Gençliğe hitabe okullardan kaldırılsın!”   Eğer bir ülkede milletin medet umduğu muhalefet, kendi iç sorunlarını bile halledemediğinden iktidarın koltuk değneği haline gelmişse, “parti içi demokrasi” palavrası ile halkın gözü önünde birbirlerini yiyorlarsa, başka ne olabilirdi ki? (1)  
***
Hal böyle iken bile, OECD ülkeleri arasında fende, matematikte vs. sonunculuktan kurtaramadığın bir gençlik önünde duruyorsa, “Acaba iktidarların işi dindar bir nesil yetiştirmek midir?” sorusu aklıma gelmiyor desem yalan olur. Gelgelelim, demokrasinin bir amaç değil de, kendi çağdışı politikalarını hayata geçirmek için bir araç olduğunu düşünenlerin, toplumu eninde sonunda getirecekleri yerin batı tipi bir medeniyet olacağını düşünmek fazla safdillik olmaz mı? Biat eden, tevekküle alıştırılmış, etliye sütlüye karışmayan adeta parti disiplini içindeki vekiller gibi, emir kulları yetiştirmeyi hedefleyen bir iktidar ve modern, çağdaş bir ülke… Ne yaman bir çelişki… Lakin, muhalefetin pasifize olduğu bir ülkede, işe “adalet ve demokrasi” diye başlayanların, bu tür kendi içinde çelişkili hedeflerinin olması gayet doğaldır. Dikensiz bir gül bahçesi ve sonsuz kudret… Kim istemez(1)  
***
Aslında bu gelişmeler tahmin edilemeyecek şeyler de değil. Örneğin Eflatun bile (MÖ 427-MÖ 347), bir antik çağ felsefecisi olmasına rağmen yazdığı  “Devlet” isimli kitabında insanlığı uyarmış fakat yine de; biz ve bizim gibi ülkelerde, “tarih, tekerrürden ibaret” kalmıştır. Bakın 24 asır önce neler yazmış: “Devletin gerçek vazifesi, sosyal kuvvetleri uzlaştırararak politikayı cemiyetin ilerleyişine çevirmektir.  Devrimler bir takım basit sebeplerle meydana gelmiş gibi gözükse de bunlar birikmiş kötülüklerin sonucudur. En sonunda demokrasi gelir. Demokrasinin esas prensibi halkın egemenliğidir. Ama milletin kendini yönetenleri iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. Eğer bu sağlanmamışsa demokrasi, otokrasiye geçebilir. Halk  övülmeyi pek sever. Onun için güzel sözlü demagoglar kötü de olsalar başa geçebilirler. Oy toplamasını bilen herkesin devleti idare edebileceği zannedilir.” (2) Ama sonuç daima hüsrandır…
***
Öz denetim notları
1.Paragraflarda kastedilen iktidar ve muhalefetin Türkiye ile bir ilgisi yoktur.
2.Eflatun’un da, kendilerini eleştirdikleri için öğrencilerini şikayet edip  ceza almasını sağlayan, bizim üniversitelerdeki Hoca’larla ile bir alakası yoktur.